|
Hayalimdi, gerçek olamadı
Bundan önceki “hissiyat” yazımda (“Gün olur yine köy olur” başlıklı yazıda) dillendirdiklerimde, öncekiler kadar çok samimi olduğumu söylememe gerek var mı, bilmiyorum… Biliyorsunuz ki buradaki her sözde bendeniz ve öteki “yazar”lar, “yorum”cular içtenliği asla terk etmiyoruz… (Yazan-yorumlayan ayrımı da yok bu işte, inanınız ki hepimiz benzer duygu ve düşünceleri dışa-vuruyoruz; kimimiz üç satırla, kimimiz on paragrafla…)
Dikkat edildiyse, biraz da duygusal tonu olan bir önceki yazıda ne suçlayan var ne de suçlanan… Eğer ille de böyle biri aranacaksa, o tamamen bendenizim.
Fakat asıl suçumu itiraf etmeden önce olanları özetlemeliyim:
- Köyün geçmiş yüzyıllardan devralınan en önemli sorunu, birçok yerde yaşandığı ve gelecekte de yaşanması beklendiği gibi, SU!.. Köye bazı kardeşlerim kadar sık gidememiş olsam da, bu sorunu daha 30’lu yaşlarımda iyice bir gördüğümü anımsıyorum. Hatta, daha sonraki 40’lı yaşlarımda, gerek Davut Oğuz’un, gerekse (rahmetli) İmam Saltık’ın muhtarlıkları sırasında köye dair çok girişimlerimiz oldu. Bu dönemde benim üstüne en çok gitmem istenen konuların başında köye yeni içme su kaynağının bulunması ve evlere şebeke çekilmesi; köy yolunun asfaltlanması ve telefon santralı kurulması idi… Her üç konuya da bütün gücümle yüklendiğimi ve Ankara’da planlayıcı kurumlar dahil, birçok bakanlığın kapısını ve özel kalem telefonlarını aşındırdığımı iyi anımsarım.
Sonunda, gerçekten üç yıl kadar süren bir savaşım sonunda köyün içme suyuyla ilgili bir proje başlatmayı başarmıştık. (O yıllarda köye hiç gidemedim ama bulunduğum noktalardan her an her şeyi takip etmeyi ihmal etmedim, edemezdim.)
Köydeki bütün uygun sulardan örnekler alındı ve laboratuar incelemesi yapıldı. En uygun suyun Garmik mevkisinde bir kaynak olduğu anlaşıldı. “En uygun” ifadesi yetmez, o zamanki devlet kurumlarının analizlerine göre, “Anadolu’daki sular içinde sağlık açısından en ideal sulardan biri” olduğu da tarafıma bildirilmişti. Biz Cevizpınarı’nı hep kutsarız, ona toz kondurmayız ama Cevizçeşme, Garmik suyunu pek geçememişti.
Anımsayanların bildiği gibi, o tarihte bu suyla ilgili bir kamu projesi uygulandı ve içme suyu evlerin içine kadar getirildi. (Tabii, keşke çeşmeler de yaşayabilse/idi.)
- İkincisi, köyün yolunu asfaltlama talebimizdi. Bu konuda defalarca girişimlerde bulunduğumu ve inatla peşinden gittiğimi dün gibi hatırlarım. Sonunda bunu da başardık… Ama er-geç zaten olması gereken şeydi. Ayrıca asfaltlama yetmez, bunun bakımı programlı olarak takip edilmeli ki sanırım kamu birimleri bunu yapıyor olmalılar şimdi…
- İletişim alanında yaşanan hızlı değişimle köye telefon bağlanması için dilimizde tüy bitirdiğimizi de bilirim. Çok değerli merhum ağabeyim İmam Saltık, dayım Hıdır Balcı ve bendeniz bir üçgen kurduk bu konuda. Gerçi o zamanki kamu yöneticileri (Refah- Yol iktidarı döneminde, doğrudan hükümetten mi alıyorlardı o mesajları, bilemeyiz ama) köye ancak bir cami yapılması kabul edilirse telefon çekeceklerini falan söylemişlerdi… Merhum Saltık Ağabey’e bu konuda kararlı durmamızı, dinin kamu hizmetine promosyon yapılamayacağını falan ifade etmeye çalıştım, o da aynısını Elazığ’daki kamu müdürlerine aktarmıştı. Neyse, sonunda Hamzikan santral olmuş ve telefon çekilmişti. (Aslında güvenlik v.b. kaygılarla bu telefon zaten çekilecekti ya, işin o tarafı da başka...)
Bu kadar ayrıntıdan sonra asıl konuya gelebilirim: Köyün en ciddi işlerinden biri “sulama suyu sorunu”dur. (Bunu siz, “Taşkesen SSS” diye de kodlayabilirsiniz.)
Yine Garmik’e götüreceğim sizi…
Bir hayal kurdum ve bunu ilgili bakanlıkta en üst düzeyde dillendirdim: Garmik’te özel mülklerin bitim noktasından az yukarda bir baraj duvarı ve gölet! Kaba bir hesapla burada kış boyunca birikecek suyun, ağustosun ortasına kadar köyü sulayabileceği anlaşıldı. Bunun için gölet duvarının iki yanından uzanan yamaçlar boyunca köyün iki yakasına kanaletler döşenmesi, hatta suyun Karagöz Deresi’nden bir kanalet köprüsüyle karşı dağa taşınıp oradan Taş Mahalle’ye bile götürülebileceği konuşuldu. Maliyet o gün için yüksekti. Devlet sadece bir köye o kadar parayı ayıramadı, çok ısrar ettim, hiçbir hatır gönül o zaman para etmedi.
Hayalim içimde kaldı. Bunu çözemedim ve itiraf edeyim ki hâlâ rahatsızım ama artık sözümün geçeceği bir yer kalmadı.
Cancağızlarım; bu hayal yok olmuş değil… Eğer benimserseniz sizler alıp gerçeğe dönüştürebilirsiniz. (“Hayaldi, gerçek oldu” diyor ya şimdiki hükümet…)
Sevgili kardeşlerim;
Köyümüze uzun süredir gidemiyorum. Benim gibiler de az değil galiba. Fakat orayı görmezden gelmek gibi bir ihaneti de hiç aklımdan geçirmedim. Zaten geçmiş yıllarda “FORUM” sayfalarımıza kaydettiklerim dahil, burada bastığım bütün tuşlar da buna tanıktır. Ama bir şey var ki orayı yeniden soluma fırsatım olmuyor bir türlü, giderek de bu fırsat uzaklaşıyor; onu da hissediyorum acıyla…
Oraya gitmeyi başaramadığım için kendimi çok suçluyorum. Bu ağırlığın altında ezildiğimi görmenizi rica ediyorum. Oysa oraya bir müze kazandırmaktan tutun da daha birçok özlem yüreğimde kabarıp duruyor. Sonunda yiyecek bu özlemler beni.
Genellikle güncel sorunlara çok girmeyen ama yine de köy dünyamıza uzak olmayan konularda selamlıyordum sizi. Bu kez daha somut şeyler getirdim önünüze.
Bundan önceki yazıma çok değerli ve benim için çok anlamlı görüşler ekleyen kardeşlerime-arkadaşlarıma her açıdan katılıyorum. Onların ifadelerini, önerilerini ve davetlerini de gönlüme silinmez çizgilerle elbette yazıyorum. Hepiniz sağolun, varolun!
Sonsuz sevgilerimi sunar ve size çok değer verdiğimi bilmenizi isterim.
|
Yorumlar