Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!Faruk Nafiz Çamlıbel
1990 yılı Ağustos sonlarıydı, yıllık iznimi alarak eşim ve çocuklarımla birlikte köye gitmiştik. Annem her yıl olduğu gibi o yıl da bir oğlak alarak besleyip büyütmüştü. Köye varışımızdan birkaç gün sonra annem sağ salim evlatları ile bir arada toplanması için adadığı gıdiği hep birlikte çeşme başında kesip yemek için eşe dosta haber vermemi istedi. Köy içinde dolaşarak tanıdıkları davet etmeye çalıştım. Yıllardır görmediğim Özcan Solmaz da o yıl çocuklarını köye getirmişti. Onu görmeye gittiğimde Yukarı Mahalledeki baba evinde onarımlar yapıyordu. Geldiğimi görünce evin bahçesinde uğraştığı işi bıraktı ve gülerek yanıma geldi. Birbirimize sarılarak hasret giderdik. Bir süre bahçede yaptığımız sohbet sırasında emekliye ayrılacağından ve yıllardır uzak kaldığı köye dönmeye hazırlandığından bahsetti. Annemin davetini ilettikten sonra yemekte buluşmak üzere vedalaştık.
Ertesi gün Taş Mahalle çeşmesi başında gıdik kesildi ve onun etinden koca kazan bulgur pilavı pişirildi. Tam yemeğimizi yemek üzereydik ki Özcan kan ter içerisinde zor nefes alır vaziyette çıka geldi. Çeşmeden ellerini yüzünü yıkadıktan sonra “Ali bu yokuşlara tırmanmak adamı öldürür!” dedi. Onun gençlik hallerine dem vurarak “Eskiden senin hızına kimse yetişemezdi. Kilolarını düşür, biraz da antrenman yap eski formuna kavuşursun” dedim. Az sonra kurulan sofraya oturup yemeğimizi yedik. Yemekten sonra çeşmenin önündeki dutların gövdelerine sırtımızı dayayarak oturduk ve tatlı bir sohbete daldık. Özcan emekliliğinde köyde yapmayı planladığı projelerinden bahsetmeye başladı. O denli içten anlatıyordu ki, sanki yıllardır kurduğu hayalleri birden gerçekleşecek sanırdınız. “Ali, yetiştireceğim biber, domates, salatalık, kavun ve karpuzların tohumlarını dahi getirdim. Seneye geldiğinde gördüklerine inanamayacaksın!”demişti. Gözlerinde gördüğüm yaşama sevinci, sözlerine yansıyan coşku o gün Özcan’la ilgili büyük mutluluk duymama neden olmuştu.
Köyde on beş gün kaldık. Ben Taş Mahallede, Özcan Yukarı Mahallede olduğumuzdan ancak birkaç kez görüşebilmiştik. Döneceğimizden bir gün öncesinden Taş Mahalledeki eşyalarımızı toplayarak Kız kardeşimin evine geldik. O akşam Özcan da eşini alarak bizleri ziyarete geldi. Gecenin geç saatlerine kadar oturduk. Şimdi çok uzaklarda kalan çocukluk günlerimizden ve verdiğimiz yaşam mücadelemizden kesitler anlattık. Söz döndü dolaştı Özcan’ın emekliliğine ve emeklilik günlerinde yapacaklarına ilişkin planlarına gelmişti. “Aliciğim, birkaç gün sonra da ben gideceğim. Giderken çocukları götürmüyorum. Emeklilik dilekçemi verip, maaşımı alıp döneceğim!” demişti. Evin içinde yaptığı onarımları, yeni yaptığı tuvaleti, banyoya çektiği su tesisatını anlatırken gözlerinin içi gülüyordu.
Sabah eşyalarımızı arabaya yerleştirdikten sonra kahvaltımızı yaparken bahçe kapısından Özcan içeriye girdi. Bizi uğurlamaya gelmişti. Birlikte birer çay içtikten sonra akrabalarımla ve Özcan’la vedalaşarak yola koyulduk. O dönemde görev yaptığım Konya’ya dönüşümüzün haftasıydı. Akşam saatlerinde telefon çaldı. Arayan kardeşim Hasan’dı. “Abi... Özcan’ı kaybettik. Başın sağ olsun!” sözleri ile beynimden vurulmuşa döndüm.Daha bir hafta önce çocukluğunun ve gençliğinin içinde büyüttüğü emeklilik hayallerini paylaştığım arkadaşımın tutunacak hiçbir geçerli dayanağı olmayan zamansız gidişine ait haberi algılamam ne kadar sürdü bilmiyorum. Hattın diğer ucunda uzun sessizliği bozmadan bekleyen kardeşime sadece “Nasıl?” diyebildim. Söylediği gibi bizim ardımızdan yaşadığı Adana’daki çalıştığı üniversiteye emeklilik işlemleri için gitmiş. Arkadaşlarıyla şakalaşırken geçirdiği kalp krizinde yapılan tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetmişti.Özcan’ın naaşı köye getirilerek defnedilmişti.
Telefonu kapadıktan sonra oturdum gözlerimden akan yaşları silerken söyleniyordum: “Geleceğe ait hayallerin, yaşama sevincin aldatmaca mıydı? Yıllarca özlemini çektiğin köyüne böyle mi dönecektin?
Günde kaç milyon insan ölür yeryüzünde
doğar kaç milyon
kaçı yaşadım diyebilirdi
kaçı yaşadım diyebilecek
kaçı günde üç öğün yemek yiyebilirdi
kaçı yiyebilecek
Nazım Hikmet
Özcan: Taş Mahallede komşumuz olan Baki Karro (sağır Baki)’nun en büyük çocuğuydu. Onun yedi aylık doğduğu söyleniyordu. Benden dört beş yaş büyük olmasına rağmen çocukluk yıllarımızdan itibaren birlikte iyi ilişkilerimiz oldu. Ben ilkokula başladığımda o son sınıflardaydı. Ortaokula benden üç yıl evvel başlamıştı. Zor yaşam koşulları nedeniyle ortaokulu altı yılda tamamladı ve aynı yıl beraber mezun olduk. Çok güçlü, sağlam bir vücuda sahipti. Gözünü budaktan esirgemeyen bir arkadaşımdı. Özcan ortaokuldan sonra çalışarak Elazığ Ticaret Lisesini bitirdi ve ardından da Adana Siyasi Bilimler Akademisi’ne girdi. Tüm tahsili boyunca hep çalışarak kendi emeğiyle okumaya çabaladı. Üniversite öğrencisi iken çalıştığı iş yeri sırf tazminat ödememek adına emniyete suç duyurusunda bulunmuş, bunun neticesinde Özcan bir hayli tutuklu kalmıştı. Okulunu bitiremedi. Fakat okuduğu akademi onu bırakmayarak kendi bünyesinde çalıştırmaya devam etti. Ömründe çektiği acıların izleri onu aramızdan erken ayırdı. Onunla birlikte çok anılarımız vardı. Onun anısına burada birkaçını anlatmaya çalışacağım.
Ortaokulda okuduğumuz dönemlerde okul pazartesi günü başlar, cumartesi günü saat 13.00’e kadar devam ederdi. Bizler cumartesi günü okuldan çıkar çıkmaz yaz kış demeden yaya olarak köy yoluna koyulurduk. Pazartesi günü horozların ötüşüyle kalkar tekrar Keban’a dönerdik. Bu geliş gidişlerin çoğunu köyümüzün kalabalık öğrencileriyle birlikte yapardık. Bir pazartesi sabahı Fırat köprüsüne (Şimdiki baraj gövdesinin yerleştiği yerdeydi) ulaştığımızda Özcan, önümüzden geçen bir cipin peşinde koşarak onu arkasından yakalayarak tutunmak suretiyle Keban’a kadar gitti. Bizler yaya olarak yolumuza devam ettik. Okulda onunla karşılaştığımızda yüzünün ve ellerinin parçalandığını gördük. Tutunduğu cip Keban’ın girişinde hızını kesmeyince kendini bıraktığını, yere düştüğünde cipin peşi sıra bir hayli yuvarlandığını anlattı.
Soğuk bir kış döneminde köyden hafta sonu Keban’a dönüyorduk. Yolda Özcan vücudunu parçalarcasına kaşımaya başladı. Neyin sebep olduğunu bilmediğimiz bu kaşınmaların peşi sıra bütün vücudu kabarmıştı. Köyde dabaz dediğimiz kaşıntılı egzamaya tutulduğuna kanaat getirmiştik. Yolculuk onun adına işkenceye dönüşmüştü. İt yokuşundan Bostanlıya doğru yuvarlanırcasına indik. Bostanlı deresinde soğuktan suyun üstünü buz kaplamıştı. Özcan bu; “Ben suya girmeden dabazlarım geçmeyecek” diyerek kırdı buzları ve çırılçıplak uzandı dere sularının içine. Bir müddet öyle kaldı. Sonra çıktı ve giyindi. Kaşıntılardan kurtulmuştu ama bu sefer soğuktan bir titreme sarmıştı her tarafını. O gün Keban’a varana kadar onu ısıtabilmek için sürekli koşmak zorunda kalmıştık.
Ortaokuldayız. Bir gün Özcan okulda beni görünce “Ali bir akşam da bana oturmaya gelin” diyerek sitemkar bir şekilde bizi davet etti. Bizler oturduğu yeri sorduktan sonra dört arkadaş sözleşerek evine gitmeye karar verdik. Akşam oldu toparlandık, ev arıyoruz. Camiyle hükümet konağının arkasında demişti ama söylediği yerde sadece büyük bir bahçe vardı. Mevsim kış, bizler ev ararken donduk soğuktan. İçimizden biri “Bahçeye girelim, belki bahçe içindedir” dedi. Bahçeye girdik iki kerpiç duvardan yapılmış bir kulübe. Birbirimize “Burası olabilir mi?” diye sorduğumuz sırada Özcan’ın “Buradayım, gelin” diye seslendiğini duyarak oraya yöneldik. Kulübenin bez parçalarından oluşturulmuş kapısından içeriye girdiğimizde şaşkına döndük. Girişte solda duvara monte edilmiş tahta bir divan, Özcan oraya yatağını sermiş. Bu yatak onun her şeyi. Bu yatakta yatıyor, bu yatakta oturuyor ve burada ders çalışıyor. Aynı duvara çakılmış çiviye sapı geçirilmiş bir gaz lambası bulunduğu yeri aydınlatıyor. Diğer duvarda ise bizim köy evlerimizde bulunan şömine şeklindeki ocakta ateş yanıyor.Divanın karşı tarafı, kapı ile ocak arası boydan boya açık, o bölüme de naylon bez gibi bir şeyler çekmiş. Ocakta ateş yanıyor fakat bulunduğumuz ortama faydası yok. Bu yokluğa rağmen bizlere bulgur pilavı pişirmiş ve yemeden bizleri beklemiş. Hepimiz oturduk beraber yedik. Sonra ayağa kalktı. “Ben odun getireyim” dedi. Gecenin karanlığında hepimiz bahçeye dağılarak ağaçların yaş ve kuru dallarına bakmaksızın kırarak getirip ocağa attık. Onu ziyarete gittiğimiz için çok mutlu olmuştu. Ayrılırken “Özcan sen burada donarsın” diye ikaz edecek oldum. “Merak etme daha kötü kışları da ben burada geçirdim” diyerek hayata meydan okuyan edasıyla bizi uğurladı.
Aynı yıl 19 Mayıs, okulun arkasındaki alanda bazı gösteriler yapıldı. Sonra da bazı yarışmalar düzenlendi. Sıra koşu yarışına gelmişti. Özcan favori, kimsenin Özcan’ı geçmesi mümkün değil. Koşu başladı ve Özcan büyük bir süratle herkesi geçti. Gece boyunca yağan yağmur koşu alanını zeminini çamurlaştırmasına rağmen o, yaptığı atakla rakipleriyle arasını bir hayli açtı. Arkada kalanlar koşuyu tamamlamak için parkurun içinden yürüyerek geliyorlar, umutları yok. Özcan son dönemeçte kayarak çok kötü düştü, üstü başı çamur içinde kalmasına rağmen toparlandı ve tekrar koşmaya başladı ama parkur içinden gelen Sabit ondan önce bitiş noktasına varmıştı. Koşuyu düzenleyenler Sabit’i birinci ilan ettiler. Bizlerin ve Özcan’ın itirazları fayda etmedi. Birinciye bir çift kol düğmesi hediye edilmişti. Özcan üzüntülü, bizler onu teselli etmek için çabalarken o birden bize döndü. “Yahu benim zaten düğme takacak gömleğim yok ki, önce bana bir gömlek almaları gerekir, takmayın kafanıza” deyiverdi.
Baki Solmaz, aşağı mahallede köyün içindeki tarlaya (Osık’ın tarlası) o yıl bostan ekmiş, geceleri Özcan bostanın içinde yatıyor. O dönemde hırsızlıklara karşı önlem olsun diye her bostanın içinde kurulan yüksekçe divanda bir aile ferdi yatardı. O dönemlerde özellikle köyün ortaokulda okuyan öğrencileri gruplar oluşturarak belirledikleri bağ, bahçe ve bostan tarlalarına toplu ziyaretlerde bulunur, gittikleri yerleri perişan ederlerdi. Bir gün öğrenciler gündüzden Özcan’a uğrayarak, bu akşam Bayro’nun kızıl pınardaki bostanına gideceklerini söylerler. Özcan, akşam olunca kızıl pınara gitmek için yola çıkar, fakat arkadaşları ortalarda yoktur. Onların kendisinden önce gittiklerini sanarak bostana varır. Bayro (Bayram Güngör) bostanın içinde dolaşıyor, dolunay her tarafı aydınlatmış durumda, arkadaşlarının geç kaldığını düşünerek Bayro’yu bostan tarlasından uzaklaştırma planları yapar ve yaptığı planı uygulamaya başlar.Çırılçıplak soyunur ve tarlanın etrafında at kişnemesi gibi sesler çıkararak koşmaya başlar. Bayro, ellerini açarak bildiği duaları okumaya başlar. Fakat bu illetten bir türlü kurtulamaz. Bayro sonunda pes ederek evin yolunu tutar. Özcan bir müddet daha bekler gelen olmayınca geri döner. Köyün içinde Bayro’ya rastlar. Bayro, hararetle anlatır. “Yahu in miydi, cin miydi bilmiyorum, bir at oluyordu, bir insan, bir köpek oluyordu, bir kedi canımı zor kurtardım” diyince, Özcan: “Bayro dayı herkes söylüyor kızıl çeşme deresinin tekin olmadığını” diye teselli ederek kendi bostan tarlasına döner, arkadaşları ona oyun oynamış, koca bostan tarlasını perişan etmişlerdir. O gece sıkıntıdan uyuyamaz, asıl kıyamet ertesi günü anne ve babasının olanları öğrenmelerinden sonra kopacaktır.
Yaz tatili döneminde bir gün köyde bir haber yayıldı. Hedi (Aydınlar) köyünde yapılacak su kanalı inşaatında çalışmak üzere eleman aranıyor. Özcan haberi duyar duymaz bize uğradı ve anneme: “Have bibi, Ali de gelsin birlikte gidelim, işte zorlanırsa bıraktırırız!”dedi. Özcan’ın teklifini ben de onaylayınca Annem: “Oğlum, senin yaşın ne, başın ne otur oturduğun yerde” diye direndi; fakat ben ısrar edince “Kendin bilirsin” dedi. Ertesi sabah erkenden Özcan, Yaşar, İbrahim, amcam oğlu Davut ve ben Taş Mahalleden çok erken saate yola çıktık. Diğer mahallelerden de bizlere katılanlarla kalabalık bir grup oluşturduk. Peş peşe garmik istikametinde ilerleyerek tepeleri aştık, dik meyilli bir inişten sonra yürüyerek Hedi’ye vardık. Bizi çalıştıracak kişi; ellerimize kürek, kazma, balyoz ve tahtadan yapılmış teskere dedikleri aletleri vererek: “Beni takip edin” dedi. Bizler köyden ayrılarak dağ yamacından dere boyu bir hayli ilerleyerek dere kenarına geldik. Burada kanalın gideceği yön anlatılarak, belirlenen yöne doğru kazmamız istendi. Başladık kazmaya. Kanalın geçeceği yerlerdeki sert kayaların kırılması için güçlü kişilerin ellerine balyozlar verilerek onlar bu bölgelere sevk edildiler.
Kanalın kazılması ve kayaların kırılması devam ederken oluşturulan bir ekip çimento ve kum taşıma işine verildi. Ben kazma-kürek ekibinde devam ediyordum. Bir yandan kanal kazılırken, diğer yandan tahta kalıplar çakılıyordu. Kum ve çimento taşıyan ekip bir yandan da harç karıyordu. İşin başındaki taşeron benimle birlikte birkaç kişiyi teskereyle harç taşıyıp kalıp aralarına dökmek üzere görevlendirdi. Hazırlanmış harcı küreklerle doldurup birimiz önden diğeri arkadan tutmak suretiyle götürüp döküp dönüyoruz. Bu işlem sadece öğlen yemeğinde mola verilmek suretiyle gün boyu devam ediyordu.
Çalışmaya giden herkes özveriyle çalışıyordu. Sadece Davut, arada bir tuvalet ihtiyacı için dere içerisindeki ağaçlar arasında kayboluyordu. Her gidiş gelişinde taşeronun ikazlarıyla karşılaşıyordu. Bizler yorgunduk, güneşin altında kavruluyorduk, buna rağmen çalışmaya devam ediyorduk. Kanalın yapım işi bir hayli ilerlemişti. Dere kaynağından köye doğru yaklaştıkça, iş yerine gitmek için daha az yürüyeceğimizi, kum ve çimentoyu daha kısa mesafeye taşıyacağımızı düşünerek teselli buluyorduk. İşe başlayalı on bir gün bitmişti. On ikinci gün öğleden sonra Davut bir ara kayboldu. Sanıyorum, biraz uzun kaldı gittiği yerde. Dönünce taşeronun hışmıyla karşılaştı. Taşeron kendisine işten kaytardığını, Davut ise midesinin bozulduğunu söylüyordu. Birden tartışma sertleşti ve taşeron: “Al paranı defol git” dedi. Çalışanların hepsi bizim köylülerimizdi. Ne tepki gelecek diye bekliyorum. Kimsede çıt yok. Hemen ben atıldım: “O giderse ben de bırakırım.” Adam bana baktı: “Gel sen de paranı al, sonra defolun gidin!” Gün bitmemişti. Ayrıldığımız günün ücretini eksik öder kaygısıyla gittim paramı almaya, on iki günlük ücret olan 120 lira bana ve 120 lira Davut’a uzattı. Paramızı aldık ve kendi köyümüze doğru yola koyulduk. İlk paralı işimi sonlandırmıştım. Üzgün değildim Davut’u yalnız bırakmamıştım. Davut, akrabam bile olmasaydı onu yalnız bırakmayacağımı düşünüyordum. O akşam geç saatlerde Özcan işten dönünce eve gitmeden önce bize uğradı. Bizi yalnız bıraktığı için üzgündü. “Ali eğer çalışmak zorunda olmasaydım, o adamın size söylediklerinden sonra onun ağzını dağıtırdım. Size destek olmadığım için ne olursun kusura bakma!”
Yorumlar
0#3hakkıcelayir2010-11-29 00:20sevgili ali; özcan benim teyizemin oğluydu.onu anlatmaya yüregim dayanmaz,kalemim yetmezdi.senin o ğüzel anılarınla hasretimi giderdim.köyümüzün yetiştirdiği nadir insanlardan biriydi.örnek alınacak çok yönlari vardı.çok küçük yaşlarda hayatla mücadele etmeyi en iyi o bilirdi.kendisini çok… çok…özlüyorumAlıntı
0#2Mustafa Tuncel2010-08-17 15:06Nasıl da güçlü bir bellekten, nasıl da ince bir yürekten çıkmış sözler, satırlar… Her iki yazını da şimdi yuta yuta okudum. Sonra yutkundum durdum. Bir tek, yaşama karşı direnç anıtı gibi duran teyzemoğlu Özcan'ı değil, adı-sanı geçen herkesi düşündüm bir an. Onca yoksulluğun içinde dimdik yükselen bir kişilik kalesinin birbirine benzemez ama birbirini tamamlar taşlarıydı onlar. Bir bir yıkıldılar; o eski kale bir harabe şimdi. Sevgili Kardeşim Ali, buraya verdiğin emeğin asla boşa gitmediğini bilmeni isterim. Sana gönülden çok teşekkür ederim.Alıntı
0#1hıdır yılmaz2010-08-16 14:09Sevgili Ali Abi,Ağzına Yüreğine Sağlık,Bizlerin,Biraz Yaşı İleri Olanların Gerçekten Bu Yaşamların Olduğunu ya Görmüşler ya Şahit Olmuşlardır, Yada Bizler Gibi Derinden Yaşamışlardır,ne Mutlu ki Gördüm ve Yaşadım, Yokluk İçinde Geçtiyse de yaşamım,en Azında Hatırlayabildiğim Çok Şey var Yaşama Dair,Hayata Dair Öğrendiğim Daha Çok Şey var,Anlatmalı Yazmalı Birileri Bu Yitik Hayatları,YÜREĞİNE,KALEMİNE SAĞLIK,ALLAH RAHMET ETSİN ÖZCAN SOLMAZ A,MEKANI CENNET OLSUN…Alıntı
Yorumlar
özcan benim teyizemin oğluydu.onu anlatmaya yüregim dayanmaz,kalemi m yetmezdi.senin o ğüzel anılarınla hasretimi giderdim.köyümüzün yetiştirdiği nadir insanlardan biriydi.örnek alınacak çok yönlari vardı.çok küçük yaşlarda hayatla mücadele etmeyi en iyi o bilirdi.kendisini çok… çok…özlüyoru m Alıntı
Bir tek, yaşama karşı direnç anıtı gibi duran teyzemoğlu Özcan'ı değil, adı-sanı geçen herkesi düşündüm bir an. Onca yoksulluğun içinde dimdik yükselen bir kişilik kalesinin birbirine benzemez ama birbirini tamamlar taşlarıydı onlar. Bir bir yıkıldılar; o eski kale bir harabe şimdi.
Sevgili Kardeşim Ali, buraya verdiğin emeğin asla boşa gitmediğini bilmeni isterim. Sana gönülden çok teşekkür ederim. Alıntı