|
Mustafa Tuncel ile röportaj veya
söyleşi, bir yılı aşkın bir süredir aklımda olan ve sürekli fırsatını
yakalamaya çalıştığım bir maceradır.Dönem dönem İstanbul'a kitapları
için düzenlenen imza günlerine geldiğini biliyordum.Ancak geldiği
zamanlarda hem yoğunluğunun fazla oluşundan hemde zaman
geçirmeden dönebileceğini tahmin ettiğimden açıkçası fazla sıkboğaz etmek
istemedim.En sonunda bu söyleşiyi mail yoluyla gerçekleştirme fikri
doğdu. Mustafa Tuncel ile ilgili merak ettiklerimizden yola çıkarak
hazırlayıp gönderdiğim soruları gayet samimi ve açık yüreklilikle
cevaplayıp bana gönderdi.
İçimizden biri ve Köyümüzde yetişen önemli bir
değerdir Mustafa Tuncel.Televizyonda gördüğümüzde ve kitaplarıyla
karşılaştığımızda gururlandığımız,aydın ve entellektüel ,aynı zamanda
Anadolu'lu ve Mişelli'li kimliğini koruyan bir değer.Özellikle
gençlerimizin kendisini iyi tanımaları açısından bu söyleşiyi çok gerekli
ve faydalı buluyorum. Kendisinin anlatımıyla Mustafa Tuncel;
Geçen yüzyılın tam göbeğinde (1950) ve yılın da
aşağı yukarı ortasında
(29 Mayıs) doğmuş olduğumu bilirim. Taşkesen’de, bugün biraz harap olmuş
evimizin uzun bir dönem ahır olarak kullanılan alt katında… Evin yapımına
o yıl başlanmıştır zaten, üst kat ortada yoktur henüz.
Beş sınıflı ilkokulu köyde okudum, okul bitinceye kadar da kent kasaba
yüzü görmedim.
Altı yıllık ilköğretmen okuluna girdim, bunun beş yılını
Malatya-Akçadağ’da geçirdim.
Son sınıfa geçenler arasından seçilmiş öğrenciler, o zaman hayatta olan
yüksek öğretmen okullarına (Ankara, İstanbul ve İzmir’e) gönderiliyordu,
1966 sonbaharında onlardan biri oldum, Ankara’ya gönderildim. Hazırlık
sınıfıyla birlikte beş yıl öğrenim gördüm, sonunda çift yüksek öğretim
diplomasıyla mezun oldum.
Erzurum’a atandım, Erzurum Lisesi ve Atatürk Lisesi’nde felsefe-psikoloji
grubu dersleri verirken bu okullarda Türkiye’deki pilot uygulamalardan
olan rehberlik ünitelerinin kuruluşuna da katıldım. Erzurum’da bir yıl da
eğitim enstitüsünde meslek dersleri ( eğitim psikolojisi, eğitim
sosyolojisi, eğitimde ölçme ve değerlendirme gibi) verdim, ki şimdi
üniversitelerin öğretmen yetiştiren bölümlerinde bunlara “mesleki
formasyon” deniliyor galiba.
Üç yıl eksi 35 dereceleri yaşadıktan sonra 1974’te naklimi istedim ama
sıramın gelmediğini bildirdiler. Nasıl edeyim derken birileri bana
“TRT’nin bir sınavı var, ona başvursana!” diye akıl verdi. Başvurdum, beş
bin kişinin katıldığı sınavdan 20 kişi sıyrılabildik.
Ankara’da, kurumun haber merkezinde uzun süre çalıştım. Büyük bölümü
muhabirlikte geçti. Bunun yanında haber müdür yardımcılığı, parlamento
haber müdür yardımcılığı ve televizyon haberleri müdürlüğü gibi yönetsel
görevlerim de oldu.1986 sonunda Antalya’ya tayin edildim 2005’te emekli
oluncaya kadar da orada çalıştım.
Şimdi, yaz dönemlerini Toroslar’ın içinde bir köyde geçiriyorum
genellikle. Güz gelince de Yörükler gibi kışlağa (Antalya’ya) dönüyorum.
Kendi köylümüz sayılan (Aşağı Mişelli’den Gurgur Dede ve Aslı Ana’nın
kızı) Hatice ile evliyim. Çocuklarımızdan Kerem, Ege’de / Vestel’de
endüstriyel ürün tasarımcısı (İTÜ mezunu). Yunus da ODTÜ’de aynı bölümü
okuyor ve bu yıl birinci sınıfta. Kısacası, bireysel yaratıma dayalı
işlere yönelen ve o yönlerde çıkış arayan bir aile olduk.
Ekmeğimi kazanırken yurt içinde ve dışında onbinlerce haber
hazırladığım-sunduğum tahmin edilebilir. Yine birçok güncel radyo ve
televizyon programında imzam oldu.
Edebiyata dair üretim hep yedeğimdeydi fakat onları asıl işimin yan
ürünleri olarak görmediğimi açıkça belirtmeliyim. Çok zor koşullardan
geçtik, edebiyata ait bir ürüne fırsat bulmak tam bir lüks idi. Sürekli
notlar aldım, belgeler taşıdım, bir yandan okudum, bir yandan karaladım,
yazdım, yırttım attım ya da “bir gün belki…” diye sakladım.
Yedi yıllık bir araştırma ve beyinde kurma sürecinden sonra
“Beydağları
Efsane Söyler” adlı ilk kitabı 1995’te, biraz da amatörce,
yayımlatabildim. Batı Toroslar’da yeşeren eski-yeni söylenceleri anlatır
bu kitap.
Ardından kısa bir çocuk romanı dosyasını, “Elveda
Kumru”yu İstanbul’da açılan yarışmaya gönderdim, (BU Yayınevi) çok
sağlam bir jüriden “birincilik” aldı. Bu küçük roman, 2008’de Almanya’da
yayımlanacak.
Onu yalnızlıktan kurtarmak amacıyla ilkgençlik çağında okunabilecek
“At
Burcu” romanını kaleme aldım.
90’ların sonuna doğru “Suda Kurudu Kökler”i
yazdım, 2000’de basıldı. Bölge nehirlerindeki dönüşümü konu alan bir
Mezopotamya romanıydı bu.
Elimde şimdi bir yığın yarım yamalak dosya duruyor, bunlardan bir şeyler
çıkacak gibi ama kime nasıl yayınlatabileceğim konusu taş gibi oturuyor
araya.Çünkü yazmaktan daha önemlisi uygun yayıncı bulmak, bana göre.
Her ne olacaksa, benim yazdıklarım elimde kalırsa dünya batacak değil.

M.Murat:
Hatırlıyorumda çocukluğumda
Adile Naşit li günlerin ekranlarında, köylüler bir aradayken ve özellikle haber
saatlerinde sizin isminiz telafuz edilirdi''Mustafa Tuncel televizyona
çıkacakmı acaba''diye.Hatta Antalyada bir haber sunarken ilk o zaman
görmüştüm ben sizi. O anlarda (haber sunarken)hiç aklınıza gelirmiydi
köylülerinizin sizi merak ve ilgiyle izleyebilecekleri?
M.Tuncel: Adile Naşit masalını
anlatır, “kuzucuklar”ını yataklarına gönderir, sonra da haberler başlardı;
yayın akışı buydu, evet. Çocuklar haberlerden önce yataklarına girince, o
sevimsiz politikacıları da görmemiş olurlardı, fakat demek ki bazı
çocuklar bu şansı tepip “bakalım hemşerimiz çıkacak mı” diye bekliyormuş.
Televizyon muhabiri-sunucusu, mesleğin ilk döneminde “kaşım gözüm nasıl
çıkacak” meselesini dert edinebilir. Kravatım yakışmış mı, nişanlım beni
gördü mü, ertesi sabah ekmek almaya gittiğimde bakkal beni tanıyacak mı,
gibi saplantılarla yayına çıkabilir.(“Zeki Müren de bizi görecek mi ?”
türünden bir durum.) Ben de herkes gibi başlangıçta kendimi bundan
kurtarabildim, diyemem. Elbette, köylülerim izliyor mu, sorusu hep
aklımdaydı. Hatta benimle onur mu duyuyorlar, yoksa “Bu çocuk kendini ne
sanıyor, biz bunun Kara Mısto olduğu günleri de biliriz” mi diyorlardı,
onu anlamam, öğrenmem mümkün değildi. Fakat yayına çıkan kişi
palazlandıkça ( bir anlamda “kaşarlandıkça”) aklında bir tek cansız cisim,
kamera kalır. Tabii ki onun cansız gözünün ardındaki milyonlarca fırıl
fırıl göze bakmanın sorumluluğu hiçbir zaman unutulmaz. Değişen şudur:
Televizyon muhabiri zamanla kendisini önemsemekten vazgeçer, olup biteni
aktarmanın kendisinden önemli olduğunu kavrar; gerçek televizyon
gazeteciliği de işte o zaman başlar.

M.Murat:Özel
Televizyonların kurulduğu dönemlerde mesleğinizin zirvesinde, başarılı ve
birikimliydiniz.Birçok meslektaşınız (ki bazıları arkadaşınızdır) özel
Televizyonlara geçmeyi tercih etti, Siz emekliliğinize kadar TRT de
kaldınız ve emeklilikten sonra televizyon haberciliğine nokta
koydunuz.Sebebi nedir acaba?
M.Tuncel: Özel televizyonların patladığı 90’ların ortalarında birçok arkadaşım
oralara geçti (sporcu deyişiyle, “transfer oldu”). Onlar, büyük kentte
kalmanın ve metropol kahrını çekmenin ödülünü mü almış oldular,
bilemiyorum. Ben o sıralarda gözden uzakta, Antalya’daydım. Yine de bazı
özel televizyonlar bendenizi de kendi merkezlerine çağırdılar ama
İstanbul’da geçinebilme korkusu beni engelledi, diyebilirim. Biraz da
gelecekle ilgili kaygıları gideremedim, başlangıçta büyük heyecanla
başlayan özel televizyonlar yolun kaçıncı kilometresinde tökezler acaba,
diye… Zaten hiçbir zaman bir serüveni göze alacak kadar varlıklı olamadım,
o nedenle de hep sınırlı yerlerde güdük kaldım. İşi TRT’de sürdürmek çok
da önemli değildi, pekala ardımdaki gemileri yakabilirdim, fakat o
kabadayılığı yaptıracak gücü ne içimde ne de ardımda bulabildim.
Sonuçta bugün özel ekranlarda görünen-görünmeyen birçok arkadaşım ve
yetişmesine katkıda bulunduğum yetenekli kardeşim oralarda çalışmaya devam
ediyor; kimisi internetteki seks görüntüleri dolaşımına girecek kadar
ünlendi, kimi zengin oldu, kimi de iyi kötü idare etti. Herkes aynı şeyi
yaşadı, diyemem fakat zaman zaman haklı nedenlerle “TRT iktidarın
düdüğüdür” diyen birçok “ilkeli” arkadaşımız, hangi patronun atına bindi
ise onun borusunu öttürdü.
Ekonomik açıdan, mesleğe başladığım yıllara göre çok yol alamadım. Çok yol
alabilenleri yerden yere vurmak niyetinde değilim, o kadar da kıskançlığım
yoktur. Ayrıca herkesin durumu kendine özeldir, bilemem. Şu kadarından
eminim ki, birçoğunuz gibi sefil bir hayattan yola çıktım ve ancak
yoksulluk sınırındaki ipi göğüsleyebildim. Çocuklarıma da her zaman
söylediğim bir şey vardır: “Bundan daha ötesine iki yoldan varabilirdim:
Mucize ya da namussuzluk! Birinciyi tanrı istemedi, ikinciyi de ben.”
Nazım Hikmet’in Kuvvayi Milliye’de anlattığı bir “Kartallı Kazım” vardır.
Cephe gerisinde soygun, talan ve kazanç hesabı yapanlara inat savaşta
vuruşan Kazım, öyküsünün sonunda şöyle der:
“… dövüştük pir aşkına
yaralandık birkaç kere
vesaire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik aldım ne apartman.
Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandık
kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan.”
TRT’de ilk dönemimde, o zaman öğrenci olan Mustafa Çelik ve Ahmet
Tuncel’le Yenimahalle’de, bir evde ortak kalıyorduk. Televizyonumuz yoktu.
Sonra Kennedy Yokuşu’nun üst başında Yalım Sokak’a taşındığımda artık üç
kız kardeşimle oturuyordum. Bade Sokak’ta oturan Rahşan – Bülent Ecevit
çiftiyle evlerimiz çaprazına sırt sırtaydı, mutfaklarımız birbirine
bakıyordu. O günlerde de televizyonumuz hala yoktu. Ecevitlerinkini
göremiyorduk ama bizimle aynı kat hizasındaki başka bir ailenin
televizyonuna, perdeleri çekili değilse “korsan seyirci” statüsünde bakar,
kardeşlerimle birlikte kendi röportajlarımı izlerdim akşamları. Arada
15-20 metre mesafe vardı ve görüntü siyah-beyazdı. Tabii, uzun sürmedi,
taksitle bir televizyon alıcısı koyduk eve.
Ben emekli olduktan sonra Kerem, Vestel Elektronik’te çok tutulan bir
televizyon tasarlamıştı. Bunu evine almak bir babanın her şeyden önce onur
meselesiydi. Fakat yapamadım bir süre, kredi kartı üzerinde habire
aritmetik çalışıyordum. Sanırım Finlandiya için yaptığı başarılı
tasarımlarından dolayı Kerem bu kez firmasının bir televizyonu ile
ödüllendirildi, o da kendi yaratımı olan televizyonu seçti ve Antalya’ya
getirip bizim iri popolu, yaşlı cihazın yerine kurdu.
TRT’nin giriş kapısıyla çıkış kapısı arasında bir “televizyoncu” olarak
aldığım yol buydu işte… Belki de her şeyin kaynağı temel bir
yeteneksizlikti fakat bunu bir türlü fark edemiyordum.

M.Murat:TRT
muhabirliği döneminizde bürokrat veya siyasetçi çevreniz olmuştur
muhakkak.Bu dönemde muhtar veya ileri gelenlerden Köy yararına size
herhangi bir talep oldumu ve nasıl karşılık gördü?
M.Tuncel:Abarttığımı düşünenler çıkabilir, durum tam
şuydu: Hemşerilerim bana sandıktan çıkmamış-atanmış milletvekili görevi
verdi adeta. Bu çok normaldi. Doğu Anadolu’daki bir köyde mahzun – masum
insanlar dertlerini, taleplerini aktaracak birini pek bulamamışlardı.
Köylerinden (veya yakın köylerinden) çıkmış birini başbakanla yan yana,
herhangi bir bakanla bir arada görünce ne düşünsünler, “bu çocuk her işi
çözer” gibi pek de gerçekçi olmayan yargıya varmaları elbette
beklenirdi.İrili ufaklı istemlerini geri çevirmeksizin kovalamayı görev
bilirdim. Bunlar iş bulma, atama, yer değiştirme, emeklilik işlemleri,
doktor hastane ayarlama gibi konulardı. Sadece kendi köylülerim değil,
dolay köylerden ya da Elazığ merkezinden de bana uğrayan çoktu. Hatta iş
arkadaşlarım şakalaşırdı benimle: “Mustafa, sen yokken birkaç seçmenin
uğradı.” diye. Bekleneceği gibi bunların hepsine çözüm getirmek elimde
değildi. Kiminde tıkanıklık yaşıyordum, ama bunu talep sahibine anlatmak
kolay olmuyordu, bu yüzden arada bir bana hafif dargınlıklar da
gösterilmişti ama hepsini anlayışla karşılıyordum.
Bireysel taleplerin dışında köyün tüzel işleriyle ilgili çabalarımız da
oldu. Antalya’da bulunmam, sorunlara el atmadığım anlamı taşımıyor. Köyün
içme suyu projesi çok önemliydi, bir sağlık sorununa dönüşeceği korkusunu
yaşıyorduk. Sayın Davut Oğuz muhtarken, il görevlileriyle yaptığı
temaslardan sonra beni bilgilendirdi. Ben o arada konu sudan açılmışken
içme suyunun yanı sıra tarım suyuna da bir çözüm bulunabilir mi, diye kafa
yordum. Konuyla ilgili politikacı (bakan, milletvekili) ve bürokratlara
(müsteşar, genel müdür vb.) sık sık başvuruyordum. “Bu bütçe yılı geçti,
ama gelecek sefere tamam” deniyordu. Neyse ki içme suyu kısa sürede ele
alındı. Ancak köyün üstünde bütün bahçelerin daha da yukarısında, içme
suyu kaynağının da biraz altında (Garmik’te) bir gölet rüyasıyla yatıp
kalkıyordum. Kışın burada birikecek suyu, yazın derenin iki yakasında
yamaçlara döşenecek kanaletler yardımıyla arazilere taşıyabilirdik. Daha
aşağıdaki mevcut kaynaklar da işin lüksü olarak kalırdı. Fakat bu işin
jeolojik etüdü bile içme suyu toplam proje bedelinin yarısını geçiyordu.
Kaldı ki göletin ana proje ve inşaat bedeliyle Anadolu’da birçok köye içme
suyu götürülebilecekti. Hal böyle olunca bürokratlar ve politikacılar
biraz geriye attılar, öylece de kaldı. Aynı şekilde köy yolunun
asfaltlanmasını öne aldırmak için göbeğim çatlamıştı, sonunda onu da
başardık. Köy telefon santralı için rahmetli İmam Saltık yerel bürokrat ve
politikacılarla pazarlık yapıyordu. “Mustafacığım, köye bir cami
yaptırırsak telefon işimiz hemen hallolacak.” diye bildirince, “Biraz
dursun o iş abi” karşılığını verdim.İbadethanelerin
de bir ihtiyaç olduğu açık ama onların bir rüşvet yedeğinde anılması ya da
en hafifinden başka bir hizmetin promosyonu gibi sunulmasından hem ben hem
de rahmetli muhtar rahatsız olduk. Sonra bir yandan ben, bir yandan da
Ankara ve Elazığ’daki köylülerimiz (Örn. Hıdır Balcı) bastırınca, santral
Hamzikan’da olmak şartıyla işler bitirilmişti galiba. Mesele şu: Ben, sen,
o uğraşmasak da bu köylere o işler ergeç yapılacaktı. Ne ki, yıllarca
beklenebilirdi, bizim yaptığımız zamanı biraz öne almaktan ibaretti.

M.Murat:Yazarlık
hep aklınızda olan bir alanmıydı yoksa emeklilikten sonra mı karar
verdiniz Kitap yazmaya?
M.Tuncel: Oldum olası anlatma gereksinimi
duymuşumdur. Anlatılanları dinleme ve okuma da dahildir buna. Her insanda
anlatılmaya değer en az bir yön vardır.(“hayatım roman” meselesi) Zaten
iletişimin radyo, televizyon, bilgisayar, cep telefonu gibi araçlara henüz
binmediği dönemde yüzyüze anlatımın zenginliğiyle büyüdük. Şimdikini
küçümsüyor değilim, bu araçlar da kendi sanatlarını doğuruyor-doğuracaktır
bir yandan… Fakat öyle bir gelenekten çıkma şansı bulabilenlerden olduğumu
söyleyebilirim. Okudukça, dinledikçe, düşündükçe kap doluyor, taşma
noktasına varıyor. Mesleki çalışmalarımda bunu daha çok duyumsadım. Hep
haberle uğraştım, ancak haber insanı yeterince anlatmıyor, bir iskelet
veriyor yalnızca, arada kaslar,damarlar, sinirler yok.Yeni dönemde haberi
güya ete kemiğe büründürmek isteyenler de iskeleti gözyaşıyla yıkamaktan
öteye geçemiyorlar. Şaşıracaksınız ama bu beni hep rahatsız etti, bana
yetmedi. İnsanı anlatmanın öteki yollarına başvurmak istiyordum. Gel gör
ki daha erken yaşlarda, çok istediğim halde, fırsat bulamadım. Zamanın
baskısı altında boğuldum. Ancak otuzlu yaşlarımın ortasından itibaren
kendime bir zaman ayırdım ki onu da yine kendimden çaldım: Geceleri saat
3-4 dolayında kalkıp yazdım. Sonra onlar kitap oldular, vesaire.
.jpg)
M.Murat:Yazarlıktaki
başarınızda önceki meslekleriniz Habercilik ve Öğretmenliğin bir etkisi
var mıdır sizce?
M.Tuncel:Hayat bir biriktirmedir. Her yaşantı öncekine ve sonrakine bir şeyler
katar. Öylesi biriktirmeler bazı iş ve uğraşılarda daha yoğun, daha
hızlıdır. Öğretmenlik ve gazetecilik bu listeye rahatlıkla girer. Çünkü
insan vardır önlerinde, özellikle de öğretmenliğin. Fakat çok az yaptığım
bir meslek olduğu için üzerimde dominant etkisinden sözedemem.
Karşılaştırmak için söylemiyorum ama (zaten ne haddimize), Dostoyevski
birçok romanını yazdığı sırada kumar masalarından başka yeri tanımıyordu.
Ama aynı Dostoyevski çarlığın kurduğu idam sehpasından da dönmüştü,
Sibirya’da bıktırıcı bir mahkumiyet de yaşamıştı.Yani iç ve dış dünyasını
zenginleştirecek çok şey vardı yaşamında. Kafka ise o, büyük yoğun
yapıtlarını bitirdiğinde daha yirmili yaşlarındaydı. Tolstoy en olgun
yapıtlarını 60 yaşından sonra vermişti v.b.
Asıl olan insana, yaşama, evrene nasıl baktığımız ve onunla olan
hesabımızı nasıl göreceğimizdir. Yoksa o meslek, bu meslek; o yaş, bu yaş…
Ne fark eder ki… Bu, bütün sanatlar için de geçerlidir.
M.Murat:Köyümüze ne kadar zamandır gelmiyorsunuz ve
sürenin bu kadar uzun olmasının sebebi nedir?
M.Tuncel:Yaşam yükü zamanla kıpırdamayı
zorlaştırıyor, her türlü ulaşım ve teknolojik gelişmeye karşın… Köye,
babamın vefatından ve annemin de Ankara’ya taşınmasından sonra pek
gidemedim. Özellikle Antalya gibi daha uzak bir yerden yola çıkmak pek
kolay olmuyor. Yaşamın getirdiği yeni sorumluluklar da eklenince ara iyice
açılıyor.
Son yıllarda bir defa kışın gitmem gerekti. Bildiğiniz gibi, bir kadastro
meselesi vardı. Kış ortasında kadastro için yola dökülmek akli değildi ama
ne yapalım ki yüklenici firma kendi işini hızlandırmak uğruna gözünü
kırpmadan hepimizi yollara dökmüştü. Hafif kar altındayken bir kez daha
gördüm köyü. Pek kimse de yoktu; bilirkişi kurulu, ölçüm ekipleri ve
bağını bahçesini göstermeye gelen bir iki olgun adam… Zaten çok kalamadık,
diz boyu bir kar bastırmıştı ardından. Çoğu araba yollarda kalmıştı. Hatta
Elazığ’dan Keban’a resmi bir iş için giderken, Çakmak gediğinin pek geçit
vermediğini, bazı araçların epey beklediğini görmüştüm. Ölçüm firması da,
biz de her şeyi bıraktık, geri döndük. Sonra da bildiğiniz işler oldu
işte.
Köyü, köylüyü doğru dürüst göremeden dönmüş oldum.
Orada onarılması çok güç eski evimiz var. Yeni bir eve de girişemedik bir
türlü. Unu, şekeri ve aşçıyı bir araya getirmek kolay olmuyor.
Fakat bu o kadar da önemli değil, hepiniz gibi ben de doğduğum yere içimde
birçok yolculuk yapıyorum. Bu önlenemez bir olgudur, bütün bir yaşamda
çocukluk çağı en belirleyici öğedir.
M Murat:Sitemizdeki
yazılarınız ilgiyle takip ediliyor ve gençlere geçmişe dair çok güzel
bilgiler veriyor.Köy yaşamı,terminolojisi ve yakın tarihi ile ilgili
hafızamızı tazeliyorsunuz.Sitemizin köylüler arasındaki iletişime katkısı
ne olabilir sizce?
M.Tuncel:Çağdaş İtalyan yazar Umberto Eco
“cep telefonu şeytan icadıdır ama internet yeni bir aristokrasinin
doğuşunu, alfabeye dönüşü sağlayabilir” anlamında bir şeyler söylemişti.
Gel de katılma! Tabii bununla internet hakkında yeni bir konuşma başlatmak
istemem, onu bilenler söylüyor zaten.
Ben bu siteye rastladığımda herkes gibi sevinmiştim. Bu sitenin varlığı,
köyün, köylünün başka bir düzlemde yeniden bir araya gelişini
sağlayabilir. Bu köyden bir sorumlu arkadaş çıkıp da hiçbir çıkar
beklentisine girmeden siteyi başlatmışsa herkesin yapabileceği şeyler
vardır, buna hep inandım. O arada bana düşenlerin ne olabileceğini de
düşündüm. Siteyi Taşkesen’in cıvıl cıvıl ruhuna uygun tutmak tabii ki daha
yeni kuşakların işi olmalı. Öyleyse benim kuşağım biraz da geri-dönüşlü
çalışmaları öne çıkarmalıydı. Bundan sonra nereye gidileceğine karar
vermek, bundan önce hangi yollardan geçtiğimize bağlıdır biraz da. Yapmak
istediğim budur. Fakat kabul edersiniz ki zaman anlamında ben de çok
sıkışık oluyorum. Kendi yazı programlarım var. Kimi dergilerden falan
yazılar isteniyor, onları yetiştirmek zorluyor insanı. Bir de burada
meslek örgütümüzün (Antalya Gazeteciler Cemiyeti) yönetimine zorla
sokmuşlardı beni; epey zamanımı da orası yiyor. Artık ailedeki işi gücü de
saymıyorum… Klasik bir emekli olamadım vesselam!
M.Murat:Sayın
Tuncel; zaman ayırdığınız ve sorulara verdiğiniz samimi cevaplar için çok
teşekkür ederim.
Antalya'da evlerinin önünde Eşi Hatice Hanım,Oğulları Kerem ve Yunus ile
 |